Gemiler Ne Anlatıyor?

Kasım 9, 2008

Bir dönem üst üste ölümlerin yaşanmasıyla gündeme gelen Tuzla Tersaneleri ve orada çalışan işçilerin zorlu hayat koşulları, hatta hayatta kalma mücadeleleri şimdilerde ne gazetelerde, ne haberlerde ne de vicdanlarda kendisine yer bulamıyor.

Oysa ekonomik krizin de etkisiyle işten çıkarılma tehlikesi altında, iptal edilen ihalelerin bedelini ödeyen, maaşlarını alamadan çok daha zorlu koşullarda çalışan işçilerden, hayatlarını verdikleri yetmezmiş gibi yeni fedakarlıklar isteniyor.

Gemiler, kapitalizmin hükümdarlığında da, kapitalizmin krizinde de dünyanın dört bir yanında çalışırken iş cinayetlerine kurban giden ya da yetersiz ücretlerle, uzun çalışma saatleriyle, zorlayıcı çalışma koşullarıyla sömürülen sayısız ve isimsiz işçiyi anlatıyor.

Gemiler bize kapitalizmin insan yaşamını hiçe sayan çirkin yüzünü anlatıyor.

“Biz de kapitalizmin bu çirkin yüzünü gemilerle ifşa edelim. İnsan hayatına değil, kağıt parçalarına değer veriyorsa kapitalizm, biz de öfkemizi ve hüznümüzü kartondan gemilerle anlatalım.” demiştik bir süre önce. Yüzlerce insan öfkesini, isyanını, itirazını, tepkisini anlattı kartondan gemilerle.

Şimdi bu isyan, bu öfke, bu tepki ve hüzün tek bir sergiye dönüşerek kurduğumuz bir tersanede ses buluyor kendisine, birleşip tek ses oluyor. Bu tersane ölüm ve sömürü üreten tersanelerden değil; umudun gemilerini, değişimin gemilerini üretmek için…

Sizleri de davet ediyoruz tersanemize. “Gemiler ne anlatıyor?” sorusunun cevabı için ve yepyeni gemileri üretmek için.

Katılır mısınız?

Mena Art Galeri
22-30 Kasım 2008

Caferağa Mah. Kadife Sokak No:31/A Kadıköy/İstanbul


İşçileri kum torbası yapan tersane sahibi AKP adayı

Kasım 28, 2008

28.11.2008 - Evrensel

Ağustos ayında kum torbaları yerine işçileri filikaya bindiren tersane patronu, AKP’nin belediye başkan adayı.

Filikaya kum torbaları yerine işçileri zorla bindirerek 3 işçinin ölümüne neden olan Tuzla’daki Gisan Tersanesi’nin Yönetim Kurulu Başkanı Rıdvan Oyar, siyasete gireceğini açıkladı. Gisan Tersanesi’ni kardeşi İsmail Oyar’la birlikte yöneten 40 yaşındaki Rıdvan Oyar, memleketi Kastamonu’nun Abana ilçesinde AKP’den belediye başkan aday adayı oldu.

Oyar, AKP Abana İlçe Başkanı Fahri Köse ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Seçime güçlü bir isimle girmek istediklerini söyleyen Köse, “Rıdvan Oyar’la birlikte Abana’yı hızla kalkındıracağız. Yöremizin geri kalmışlık zincirini kıracağız. Kendisi Abana’da çok yakından tanınan ve sevilen bir isim. Ticaretteki başarısını bundan sonra siyasette de gösterecek” diyerek Oyar’ı övdü.

Vefa borcu varmış
Gisan Tersanesi patronu Rıdvan Oyar da, memleketi Abana ile bağlarını hiçbir zaman kesmediklerini anlatarak, “Bizim bu topraklara vefa borcumuz var. Bu nedenle bana yapılan adaylık teklifini kabul ettim” diye konuştu. AKP’den belediye başkan adayı olan Oyar, Abana’da büro açamrak seçim çalışmalarına başladı.

‘Kimin partisi olduğu belli’
Gisan Tersanesi’nde çalışan boru montajcısı Orhan Karabulut, gelişmenin AKP’nin kimin partisi olduğunu gösterdiğini belirtti. AKP için adayın kim olduğunun önemli olmadığını, paranın önemli olduğunu ifade eden Karabulut, “Tersanede işçilerin kanı üzerinden elde ettiği kârlar yetmezmiş gibi şimdi de kendi memleketinde aynı şeyi yapacak. Bizi kum torbası yerine koyanlar halk için hiçbir şey yapmaz. Ben oradaki seçmenlerin yerinde olsaydım ‘Git önce tersanede öldürdüklerinin hesabını ver sonra bizden oy iste’ derdim” diyerek tepkisini gösterdi.

Kum torbası yerine işçileri kullanmıştı
Gisan Tersanesi, 11 Ağustos 2008 tarihinde 3 işçinin ölümüyle sonuçlanan kazayla gündeme gelmişti. Tersanede test edilen filikaya kum torbaları yerine işçiler zorla bindirilmiş, halatın kopması sonucu 3 işçi ölmüş, 13 işçi de yaralanmıştı. Kum torbası yerine işçilerin kullanıldığı filika denemesinde, denize ters şekilde düşen filikanın içinden emniyet kemerleri bağlı olduğu için çıkamayan 3 işçi yaşamını yitirmişti.


KAĞIT GEMİLERDEN UNUTULAN TUZLA’YI ANIMSAMAK ADINA

Kasım 25, 2008

BirGün - 25.11.2008 - Ufuk KOŞAR
http://www.birgun.net/life_index.php?news_code=1227568401&year=2008&month=11&day=25

Tersanelerde yaşanan ölümler için üzüntü duyan, kızgın olan Karşı Sokak mensupları, daha çok ortaya çıkmasına inandıkları sorunlar karşısında refleks göstermek için Kadıköy’deki Reks Sineması’nın sokağında bulunan Mena Art Sergi salonunda 30 Kasım’a kadar bir sergi gerçekleştiriyor.

Daha önce Barışarock’ta Tuzla Tersanelerinde ölen her bir işçi için kartondan gemi yaparak tepkilerini dile getiren oluşum mensupları, insanca çalışma koşulları ve taşeron sistemine hayır diyebilmek için bir araya geldi.Sergi de tersanelerdeki zorlu çalışma koşullarına vurgu yapmak amacıyla halat, baret kullanılırken, gazetedeler de çıkmış ölüm haberlerinin kupürleri yer almakta. Ayrıca Bilgi Üniversitesinde Araştırma Görevlisi olan Aslı Odaman’la da tersaneler de yaşanan olaylara ve kriz üzerine bir söyleşi gerçekleştirilirken, sergiyi çok sayıda insan ziyaret etti.

Sergi ile ilgili Karşı Sokak oluşumundan konuştuğumuz Onur Devrim Üçbaş, Berk Efe Altınal, Ceyhun Erkan, Mert Terzi, yaptıkları serginin bir vurgusu olduğunu ve daha fazla duyarlılık amaçladıklarını ifade ettiler.

Berk Efe Altınal: Tuzladaki ölümler artmıştı ve yeni bir gençlik oluşumu başlatmıştık. Barışarock’ta da gençlerle konuşabileceğimiz bir alan vardı. Onları yönlendirmek değil, daha kendilerini ifade edebilecekleri şekilde profil çizdik. İnsanlara bu durumu anlatmak için kullanabileceğimiz en basit simge sunmak istedik. Bunu da gemi şeklinde kesilmiş kağıtlarla yaptık. Hem tersanelerde yaşanan ölümlere gönderme yaparak hem de kalem, kağıt, boya verip kendilerini ifade edecekleri bir proje hazırladık. Serginin içeriğinde bizim dışımızda başka insanların çizdiği gemiler var. Barışarock’ta standımıza gelerek çizen insanların yarattığı gemiler. Yıl boyunca çeşitli gazetelerde çıkmış emek haberleri, Tuzla ağırlıkta olmak koşuluyla, işçi haberlerine yer verdik. Tersaneler ile alakalı film gösterimleri yaptık. Aynı zamanda sergiye gelen ziyaretçilerde kendi gemilerini çizebilecekler.

Onur Devrim Üçbaş: Barışarock’ın dışında da gemi yapan oldu. Sendikacılardan, eğitimcilerden, karikatüristlerden gemi yaparak üstünü çizenler oldu. Ayrıca diğer işçiler adlı bir pano yaptık. Olayın sadece Tuzla ile sınırlı olmadığını biliyoruz. Tuzlayı bir anlamda ön plana çıkartarak Türkiye’de yılda 10 bin işçinin öldüğünü hatırlatmak istiyoruz. Antikapitalist bir gemimiz var. Bunu da yaparken de şöyle bir bağlantı kuracağız: Yaşanan iş cinayetlerinin kapitalizmin kendisinden bağımsız olmadığını ve bizim eleştirdiğimiz birçok şeyin aslında insanların teriyle ve gözyaşıyla buraya geldiğini hatırlatmak istiyoruz.

Ceyhun Erkan: Özgürlüğümüze düşkün insanlarız bu yüzden oluşumu kurduk. Bu sergiyle biz de varız diyoruz. Bu şekilde kendimizi daha iyi anlatabileceğiz.

Mert Terzi: Kadınlara, eşcinsellere ve diğer ayrımcılığa uğramış durumlara karşı duruşu Karşı Sokağa gelmemize neden oldu. Toplumun aksayan yanlarına tepki vermek üzerine kurulmuş bir oluşum.


Darbe, Ergenekon ve Sol

Kasım 16, 2008

Berhem BALTAŞ

Türkiye’de pek uzak olmayan bir zamandan bu yana, Ergenekon tartışması yapılıyor. Bu tartışma beraberinde darbeleri, darbecileri ve Ergenekon’dan önceki Susurluk ve Şemdinli gibi davaları getiriyor ve Gladio’yu hatırlatıyor. Üst üste davalar açılıyor, generaller, gazeteciler, parti başkanları, mafya ve benzeri yasadışı örgütler yargılanıyor, iddianameler yazılıyor, suçlar ve suçlular bilgi ve belgelerle ortaya dökülüyor. Her atılan adım bir sonrasını ve daha sonrasını getiriyor. Yani kısacası bir temizlenmeye, arınmaya doğru yol alınıyor. Bu yol ne kadar sürer, ne kadar istikrarlı davranılır bilinmez. Bu konuda bir kanıya varmak da gerekmez aslında. Gerekli olan ve biz solcular için önemli olan, atılan bu adımın, girilen bu yolun ne kadar arkasında durulduğu, ne kadar sahiplenildiğidir.

Aslında bu dava televizyon ekranlarında gördüğümüzden, gazete ve dergilerde okuduğumuzdan çok daha büyük öneme sahiptir. Çünkü bu dava ile bizler göreceğiz ki, üniformalarıyla, apoletleriyle yıllardır kara bulutlar gibi üzerimize çöken karanlıklarla savaşabiliyoruz. Göreceğiz ki; sadece mevcut Cumhuriyet rejimi için tehdit arz edenler değil, ırkçı, milliyetçi partiler, parti başkanları, gazete ve gazeteciler de yargılanabiliyor. İşte bu yüzden önemlidir bu dava. Bu güne kadar hep egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden davalar görülürdü. Kürtlerin partilerinin kapatılması davaları, solcularının hapislerinin ve idamlarının davaları, aydınların sürülmelerinin davaları…

Ergenekon davası; solun, emekçi yığınların ve bu iki değerin arakasında duran aydınların davasıdır. Kısacası bizim davamızdır. O yüzden bunu iyi kullanmalı, Musa Anter’lerin, Hrant Dink’lerin, Malatya’da katledilen Hristiyanların, Madımak’ta diri diri yakılan aydınların, Susurlukların, Şemdinlilerin ve daha nicelerinin hesabını sormalı, bu işi yaparken de Zekeriya Öz’e olan desteğimizi sıklıkla ifade etmeliyiz. Ergenekon soruşturması aralanmış kapı gibi; eğer soldan bir rüzgar eserse, bu kapı daha da aralanır, bütün pislikler ortaya saçılır, yok eğer rüzgar 85 yıllık gelenekten eserse o zaman bu kapı bir daha açılmamacasına kapanır. Ve bizler unutmamalıyız ki, biz; bir veya birkaç soruna karşı mücadele etmiyoruz, Cumhuriyet zeminin bekası için insan canını hiçe sayan bir zihinsel sürece muhalefet ediyor, bir geleneği karşımıza alıyoruz. Ergenekon davası, bu geleneği şu ana kadar en istikrarlı biçimde yargılayan davadır. Yitirdiğimiz aydınların, solcuların ve emekçi yığınlarının hesabını sormak için, bu kapıyı sonuna değin zorlamalı, darbecilerden hesap sormalıyız…


Özelleştirme, Özerkleştir!

Kasım 8, 2008

6 Kasım’da YÖK’e, 12 Eylül Darbesinin hayatımıza hala etkili olmasına, eğitim ticarileşmesine, başötüsü yasağına, ana dilde eğitim hakkının engellenmesine, niteliksiz eğitime, devlet terörüne ve okullarda demokrat öğrencilere yapılan baskılara KARŞI SOKAKlardaydık.

6 Kasım 2008 Beyazıt YÖK eylemi

Karşı Sokak olarak, Beyazıt Meydanında yapılan ve çeşitli gençlik örgütlenmelerinin içerisinde bulunduğu 6 Kasım İnisiyatifi tarafından örgütlenen 6 Kasım protestosuna, “YÖK=Darbe”, “Eşit, Özgür, Parasız, Nitelikli Eğitim”, “Başörtüsüne ve Anadilde Eğitime Özgürlük”, “Demokratik Üniversite”, “Tek Tipleştirici Değil Çok Sesli Eğitim” yazılı dövizlerimizle katıldık.

Olaysız ve çoşkulu geçen eylemde, “Yusuf Ziya Özcan Tüccardır”, “Özelleştirme, Özerkleştir”, “Sermaye Defol Üniversiteler Bizimdir”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği / Biji Bratiya Gelan” sloganlarımızla Beyazıt Meydanında siyasi partilerden ve hareketlerden bağımsız bir gençlik örgütlenmesinin mümkün olduğunu kanıtlarcasına yürüdük.

6 Kasım inisiyatifi adına okunan basın açıklamasında şu sözlere yer verildi:

“İşte YÖK’ün kuruluş yıldönümünde YÖK’ü yaratan düzenin gençliğin karşısına çıkardığı tablo bu çerçevededir. Bizler, mevcut düzenin karşımıza çıkardığı bu tabloyu bütünüyle değiştirme iddiasındayız ve bu iradeyi buradan, Beyazıt Meydanı’ndan egemenlerin suratlarına bir kez daha haykırıyoruz.

Bizler, düşünmeyen, sorgulamayan bireyler olmayacağız.

Bizler, eşit, parasız, bilimsel anadilde eğitim talebinin arkasında olacağız.

Bizler, geleceğimizi gaspedenlerin karşısına dikileceğiz.

Bizler, düzeniçi çatışmaların değil özgürlük ve gelecek mücadelesinin tarafında olacağız.

Bizler, şovenizme geçit vermeyecek, “Kürt halkına özgürlük” talebi etrafında mücadeleye omuz vereceğiz.

Ve bizler, YÖK’ü de onu yaratan ve vareden bu düzeni de hakettiği yere, tarihin çöplüğüne göndermek için mücadelemizi sürdüreceğiz”

Ekim Gençliği, Genç-Sol, Öğrenci Postası, İstanbul Liseli Gençlik Platformu (İLGP), EHP, Tüm-İGD’li Öğrenciler, Devrimci Sosyalist Gençlik, KÖZ, DÖB, Dev-LİS, SGDF, Özgürlükçü Gençlik, YDG açtıkları döviz ve flamalarla eylemde yer aldılar. Yurtsever Gençlik de eylemde belirgin bir katılımla yer aldı.


Ayrımcılık: Ötekini yok etmek için son çare…

Kasım 8, 2008

Berk Efe ALTINAL

TBMM’den zorla uzaklaştırılan iki kadın milletvekilini hatırlayın. Birisi Leyla Zana, meclise girdiğinde yeminini Kürtçe etmek istedi, bu birilerine göre “Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğüne” karşı bir saldırıydı. En kısa zamanda meclisten çıkartıldı. Diğeriyse Merve Kavakçı, meclise günlük hayatta taktığı başörtüsü ile girmek istedi, mecliste bulunan “sosyal demokrat” bir partinin vekillerince protesto edildi ve yeminini dahi etmesine izin verilmeden uzaklaştırıldı, hatta vatandaşlıktan çıkartıldı.

Türkiye’de, -modern ulus devletlerde olması gerektiği gibi- farklılıklara yönelik temel tavır öncelikle varlıklarını reddetme ve asimile etme, eğer buna karşı ses çıkarmalar ve örgütlenmeler olursa bunları engellemek ve susturmaktır.. Bunun da başarılamadığı noktada yapılan, en azından farklı olanı “merkez”den (yani iktidar alanından) uzak tutmak amacıyla kamusal alan kavramını ortaya atmak ve farklılığa karşı açık ve net bir ayrımcılığı devreye sokmak oluyor.

Bunun eşcinsel olmakla, Kürt olmakla, Hıristiyan olmakla, başörtüsü takmakla vs. çok da fazla bir bağlantısı yok. Bu ayrımcılık, modern ulus devletin uyguladığı, tek tipleştirme ve tek tip insan modellerinden oluşan toplum projesinin bir ürünüdür.

Farklı olabilirsiniz, ancak modernizm kendisinden izin belgesi almış olan ya da kendi nüfusuna kaydedilmiş “ötekiler” söz konusu olunca hoşgörülü olabiliyor. Örneğin; eşcinsel biri yazar, şair, balerin olabilir ama yönetici olduğunda bu rahatsızlık vericidir, en azından kimliğini gizlemesi istenir. Ya da kocasından dayak yiyen veya temizlikçilik, gündelikçilik yapan başörtülü bir kadın normal karşılanırken; üniversite okumak isteyen, kocasıyla Çankaya köşküne çıkmak isteyen, darbelere karşı yürüyüş yapmak isteyen kadınlara şüphe ile yaklaşılması ve onlardan “en azından kamusal alandayken” başörtülerini çıkarmalarının istenmesi gibi.

Lambdaİstanbul davasının sonucunda, derneğin kapatılmasına karar verildiğine göre, devlet henüz eşcinselliği reddetme noktasında, eşcinselliği “Türk aile yapısına aykırı” buluyor yani “Türkiye’de eşcinsellik söz konusu değildir” diyor. Devlet Kürt halkının varlığını da aynı şekilde reddetti çok uzun bir dönem. “Kürt yoktur Dağ Türk’ü vardır” anlayışı uzun yıllar devletin resmi mottosu oldu. Günümüzde zorlu mücadeleler ve örgütlenmelerle Kürt halkının varlığı kabul edilse de, hak ve özgürlükler konusunda hala engelleme ve susturmaya çalışma aşamasında. Kürtçe’nin bir dil olarak kabul görmesi, okullarda okutulması vs. hala yasaklı.

“Kamusal alana” girmek içinse “mükemmel bir insan” olmanız gerekiyor. Başörtüsü takamazsınız, ancak giyiminiz “ahlakî standartların dışına” da çıkmamalıdır; ayrıca Müslüman olmak zorundasınız (ki büyük ihtimalle doğuştan otomatikman öylesiniz); T.C. vatandaşı olduğunuzdan otomatikman Türksünüz, en kötü ihtimal “Kürt asıllı Türk”, “Ermeni asıllı Türk” vs. olabilirsiniz ama Türksünüz; eşcinsellik kabul edilemez, herhangi bir cinsellik kabul edilemez, tüm cinsiyet özelliklerini portmantoda bırakıp aseksüel bir varlık gibi davranmalısınız (hele ki kadınsanız)…

Tüm bu engelleri aşıp da bir şekilde meclise yahut üniversiteye girerseniz, artık modern ulus devlet haddinizi aştığınızı bildirmek üzere bir adım öne çıkacak ve artık gizli asimilasyon uygulamalarını, güleryüzlü tavrını kenara atacak, son çare olarak ayrımcılığı uygulayacaktır. Yani sizi yaka paça dışarı atmaktan çekinmeyecektir.

Üstelik bu haksızlığa karşı kitleler sessiz kalacaktır. Çünkü radikal farklılıkların bir tehlike oluşturduğu konusunda kitleler ikna edilir. Yani ötekine uygulanan zulüm ve baskı, ötekinin “biz”e vereceği zarar, yani “korku” kullanılarak meşru hale getirilir.

Sonuçta İran olma korkusu ile başörtülü insanların eğitim hakkını ellerinden alınmasına veya eğitim haklarını inanç ve kimliklerine ihanet ettiklerinde verilmesine ses çıkarılmaz; bölünme korkusu ile Kürtlerin yok sayılmasına, onlara varolmadıklarının söylenmesine, hatta devlet kontrolünde bile olsa Kürtçe bir kanala izin verilmemesine karşı durulmaz; kapkaça uğramak korkusu ile Dolapdere’nin, Tarlabaşı’nın yok edilerek uluslararası kapitalizme peşkeş çekilecek arazilere çevrilmesine, orada yüzyıllardır yaşayan insanların sürülmesine göz yumulur vs. vs. Bu korku iklimi kitlesel katliamlara, soykırımlara göz yummaya dahi itebilir -ki 11 Eylül sonrası ABD’sinin dünyada yarattığı terör ortamına batı uluslarının bu kadar kolay göz yummasının altında da aynı durum söz konusudur.

“Öteki” olana karşı modern ulus devletin tutumunun bir olduğunun fark edilmesi, ötekileştirilmiş, farklılıklarını yaşaması, ifade etmesi engellenmiş olanların birbirlerine destek vermesini mümkün kılacak. Hepimizin özgür olduğu bir dünyanın kurulması ise, öncelikle demokrasinin radikal biçimde savunulması ve haklarımız için örgütlenmemizle mümkün olacak.

Sorun aynı sorunsa, niçin mücadeleyi hep beraber vermeyelim?


Aynaya bakmak ya da Faşizmi tanımlamak

Kasım 8, 2008

Onur Devrim ÜÇBAŞ

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde üç tane faşizm tanımı var. Bunlardan ilki; Gerici, ırkçı ve saldırgan anamalcı öğelerin açık buyurganlığına dayalı düzen. Anamalcı sözcüğü ise kapitalistin öztürkçesiymiş. Hem zaten iyi olmuş anamalcı sözcüğü, devletin resmi sözlüğünde kapitalist gibi ideolojik, keskin kelimeler olmamalı elbette. (Biri 1984’mü dedi)

İkinci tanım ise İtalya’da 1922-1943 yılları arasında etkinliğini sürdüren, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletmeyi amaçlayan, yetkinin, tek partinin elinde toplandığı düzen olarak tanımlanmış. Yani yaşanmış ve bitmiş bir dönem sadece(acaba ?)

Son tanım ise belki de en doğru tanım; demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti.

Mazide kalmış ucube

Bu tanımlardan yola çıkarak faşizmin nasıl bir şey olduğunu az çok düşünebilmemiz gerekir. Ama çoğunlukla olan şey bu değildir. Faşizmin mantığını ve düşünce şeklini kavramamızı engelleyecek şekilde kavramlarımız imgelerle ve isimlerle doldurulmuş, bu yüzden düşüncelere yer kalmamıştır. İşte bu nedenle faşizm denildiğinde ilk aklımıza gelenler gamalı haç, Hitler, Nazi Almanyası, Mussollini’dir sadece. Ancak bunlar uzak geçmişte kalan aşırılıklardır sadece, 1945 tarihi tüm bu aşırılıkları ezen ve yeni bir statüko oluşturan bir milat olarak önümüzde durur ve bizi tatsız geçmişimizden ayırır. Artık faşist devletler yoktur. Artık ne aşırı milliyetçilik kalmıştır ne ayrımcılık. Neden mi? Çünkü etrafta hiç gamalı haç yoktur.

Biçim değil İçerik

Egemen güçler tarafından yaratılan ve geliştirilen faşizm algısı bize faşizmin kötü ve uzak olduğu yanılgısını benimsetmek için kullanılan bir simülasyondur. Faşizm içinde yaşadığımız laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin yanında sadece bir aşırılıktır. Bu yanılsama ülkemizde de milli eğitim eliyle halkın kafasına yerleştirilmiştir. Bu nedenle faşizmi sadece gamalı haçlarda, Hitler bıyıklarında arayan ve bunları-doğal olarak-bulamayınca “Kahrolsun Faşizm” diyen komünistlere anlam veremeyen geniş kitlelerle karşı karşıyayız.

Bu tam da hakim güçlerin isteği bir şeydir. Oysa farkında olmamız gereken şey faşizmin biçimde değil içerikte olduğudur. Çünkü faşizmin kılıfı ister islami ister milliyetçi/ırkçı ister ulusalcı ve hatta özgürlükçü olsun, temel nitelikleri aynıdır ve hep aynı tarihsel görevini; sol hareketlerinin bastırılması ve boğulması görevini üslenir.

Faşizm: Dün ve Bugün

Peki o zaman faşizm ve onu ayırt etmemizi sağlayacak politik/ideolojik özellikleri nelerdir? Bunun örneklerini tarihte Nazi Almanya’sında, Mussolini İtalyası’nda görmek mümkün. Ama ne zamanda ne de mekanda o kadar uzağa gitmeye gerek var bence. 1980 askeri darbesiyle birlikte Evren Türkiye’si diye adlandırmaktan kaçınmayacağım bir ortam yaratıldı. Bu dönemdeki zulüm bana kalırsa ne Nazilerden ne de diğer faşist devletlerden daha azdır. Milyonlarca kişinin fişlendiği, on binlerce kişinin hapse atıldığı, sansürün, işkencenin halkı sindirebilmek için fütursuzca uygulandığı bir dönem geçirdi Türkiye. Yeni yeni hatırlamaya ve hesaplaşmaya başladığı bu dönemi anlatırken faşizm sözcüğünden o kadar çekinmiyor artık insanlar. Ancak bir noktada yanılıyorlar. O nokta da askeri diktanın kendilerini “ebedi” bir korumaya alan geçici 15 inci maddeyi anayasaya koyup yönetimden çekildikleri 1983’ten itibaren Türkiye’nin faşizmden kurtulduğu. Oysa Türkiye Cumhuriyeti o zaman ne kadar faşist bir yönetim ise şu an da o kadar faşist bir yönetimdir. Değişen tek şey demir yumruğun kadife bir eldiven giymesidir, hepsi o kadar.

Faşizmin nitelikleri hakkında bir çok çalışma olsa da ben bu yazıda Türkiye’nin faşist niteliğini ifşa etmek için Dr.Lawrence Britt’in 2003 yılında kaleme aldığı “fascism anyone ?” adlı makaleyi kullanacağım. Britt bu makalesini yazarken Hitler (Almanya), Mussolini (İtalya), Franco (İspanya), Suharto (Endonezya) ve Pinochet (Şili) örneklerini inceleyerek ortak 14 tane özellik bulmuş ve bunları “Faşizmin 14 Karakteristiği” olarak adlandırmıştır.

1) Nüfuzlu ve sürekli bir ulusalcılık…

Doğuda çocuklara bayrak yaktırılması sonucu oluşan ulusal histeriyi düşünün, vatanseverlik evindeki bayrağın büyüklüğü ile ölçülmeye başlanmıştı.Ayrıca Dağlıca baskınından sonra ortaya çıkan linç ve saldırı olaylarını, bugün dahi daha büyük bayraklar, büyük ayıpları örtüyor yalnızca.

2 ) İnsan haklarının tanınmasının hor görülmesi…

Devletin birincil belgesi anayasa da dahi insan hakları sayıldıktan sonra bunun devletin güvenliğiyle çelişemeyeceği belirtiliyor, hapishanelerdeki tecrit dayatması yüzünden ölen 122 insan ve sakat kalan 600’den fazlası, artık sıradanlaşan insan hakları ihlalleri, kahrolsun insan hakları sloganı atan polisler, işkencede öldürülen yüzlerce insan.

3 ) Birlik için bir düşman veya günah keçisi belirlenmesi…

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, dört yanımız düşmanlarla çevrili, ayrıca sürekli gündemde tutulan bir şeriat paranoyasıyla islami hareketi, komünizm paranoyasıyla emek hareketini bastırma girişimi.

4 ) Asker üstünlüğü, askerlerin aşırı söz hakkına sahip olması…

İç hizmet kanunu, darbecileri koruyan “geçici” 15.madde, ABD işbirlikçisi MGK, askerin eleştirilmezliği, doğudaki kirli savaşa harcanan milyar dolarlar ve askerin siyasete sınırsız sorumsuz karışma hakkı.

5 )Dallanıp budaklanmış bir cinsiyetçilik…

“Sol” Chp’nin bile kadın milletvekilleri iki elin parmaklarını geçmezken, kadınların temsili sadece lafta kalıyor, her alanda kadınlar ve eşcinseller ezilirken örgütlenmeleri -Lambdaİstanbul- kapatılmaya çalışıyor. Tecavüzcüler aklanırken, töre cinayetleri devam ediyor.

6 ) Kitlesel haberleşmenin kontrol altında tutulması…

Yürüyüş ve Atılım başta olmak üzere devrimci basının sürekli yayın durdurma cezalarıyla susturulmak istenmesi, Youtube ve ekşi sözlük başta olmak üzere onlarca İnternet sitesine getirilen sansür, savaş çığırtkanlığı yapan kartel medya.

7 ) Milli güvenlik saplantısı…

Bu kış komünizm gelecekten, bu kış şeriat geleceğe evrilen süreçte rejime muhalif hareketler daima milli güvenliğe aykırı yalanlarıyla bastırılmaya çalışıldı. Temel insan hakları dahi rejimi tehlikeye sokmaması şartıyla kabul edildi.

8 ) Dinin ve devlet yönetiminin birbiri içine geçmesi…

Hiçbir zaman ne sosyal devlet, ne hukuk devleti olabilmiş olan Türkiye aslında laik bir ülke de değil. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar tarafından yapılan müdahaleler, cemevlerinin ibadethane sayılmaması, hristiyanlara ve yahudilere yönelik sistemli asimilasyon politikası ve zorunlu din dersleri bunun göstergeleri aslında

9 ) Şirket güçlerinin korunması…

TÜSİAD ve MÜSİAD’ın çıkarlarınca yönetilen hükümetler, sürekli gündeme getirilen vergi afları ve indirimleri, yolsuzluklara göz yumulması ve nice hortumcular.

10 ) Emekçilerin (işçilerin) ezilmesi…

Sendikalaşması zorlaştıran veya kendi sarı sendikalarını güçlendiren siyasi iktidarlar, 2007 ve 2008 1 Mayıs’ı, polis şiddetiyle ve medya sansürüyle ezilen grevler , haberimizin dahi olmadığı yörsan, desa, unilever, dearsan direnişleri

11 ) Aydınların ve sanatın hor görülmesi…

“Ben böyle sanatın içine tükürürüm” sözleri, sanatın ve sanatçının desteklenmemesi aksine engellenmeye yada yozlaştırılmaya çalışılması, aydınlara getirilen AB’ci ve Soros’çu yaftası, yazarlara yapılan 301 saldırıları.

12 ) Suç ve ceza konusunda aşırı saplantı…

Polis vazife ve salahiyet kanunu, arttırılan polis yetkileri, değiştirilen Terörle Mücadele Yasası ve sonuçları; hapiste katledilen Engin Çeber, arabasında vurulan Baran Tursun, polis tekmesiyle ölen Feyzullah Ete, üzerine ateş açılan Çağdaş Gemik, Felç edilen Ferhat Gerçek

13 ) Kök salmış adam kayırma ve rüşvet…

Örneğe gerek var mı,ayrıca her alanda inanılmaz boyutlara ulaşan kadrolaşma

14 ) Hileli seçim…

Bunu engellemek için hala parmak boyayan bir ülke burası,oyların okulların sobalarında yakıldığı yada çöplüklerden toplandığı hem zaten tankları sokaklara sürerek bir şeylere ayar çekmek yada aşiretlerin oylarını satın almak hile değil midir?

Sonuç Yerine: Gerçeğin Çölüne hoş geldiniz

Bu maddelerin de açıkça gösterdiği gibi Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti değil faşizan bir yönetimdir. Bu niteliği yukarıdaki özelliklerin Cumhuriyetin bir dönemine özgü olmayıp 85 yıl boyunca sistematik bir şekilde devam etmesinden de anlaşılabilir. Bu yüzden yapılması gereken cumhuriyetin “kazanımlarını” övmek değil devrimci bir dönüşüm için harekete geçmektir.


Misket bombaları yasaklansın

Kasım 3, 2008

Atılım Gazetesi 01.11.08

Mayınsız Türkiye Girişimi, bugün Galatasaray Meydanı’nda yaptığı eylemle, Aralık ayında Oslo’da yayınlanacak olan misket bombalarının yasaklayan Uluslararası sözleşmeyi Türkiye’nin de imzalamasını istedi.

Galatasaray Meydanı’nda toplanan Mayısız Türkiye Girişimi üyeleri, savaşlarda sivillere de zarar veren misket bombalarının yasaklanmasını istedi. Girişim sözcüsü Muteber Öğreten, dünyada şu ana kadar 107 ülkenin bu bombaların kullanımını, üretiminin ve taşınmasının yasakladığını hatırlattı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu misket bombasına sahip çok sayıda ülkenin ise henüz anlaşmayı imzalanmadığını belirtti. Öğreten, kamuoyuna duyarlılılık çağrısı yaptı.

 

Girişim üyeleri, konuşmanın ardından yerlere uzanarak misket bombalarının sivil asker ayrımı yapmadan herkesi öldürdüğüne dikkat çekti.


Paralı Eğitime KARŞI SOKAK

Kasım 2, 2008

Yök’e Hayır !

12 Eylül cuntacılarının gençliği susturmak, üniversiteleri bilimin değil baskının yuvası haline getirmek için kurduğu Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) 27 yaşında.

27 yıllık tarihinde YÖK öğrencilere baskının odağı oldu. Askeri cuntanın tek tip öğrenci yaratma politikası, üniversitelerin baskıcı kadrolara teslim edilmesi, paralı eğitimin yani özel üniversitelerin yani dershanelerin yaygınlaştırılması hep YÖK tarafından gerçekleştirildi.

Biz, üniversitelerin asıl sahibi olan öğrenciler içinse YÖK, ödenen har(a)çlar, üniversite yönetiminde söz hakkımızın olmaması, halk için değil sermaye için eğitimin üniversitelerde benimsenmesidir.

Parasız, Özgür, Eşit, Nitelikli, Anadilde Eğitim İstiyoruz, Alacağız !

Eğitim anayasal bir haktır. Anayasa’nın 42’inci maddesi “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” demektedir. Buna rağmen 5000 YTL’ye ulaşan harçlarla, her alanda paralılaştırmaya çalışılan yurt, yemek, ulaşım ve sağlıkla YÖK bu hakkımızı elimizden almaya çalışanların en önemli aracıdır.

Biz buna karşı sessiz kalmıyor, haklı taleplerimizle YÖK’e ve onun temsil ettiklerine karşı çıkıyoruz. Başka bir Üniversite için 6 Kasım 2008 günü saat 13.30’da İstanbul Üniversitesi ana kapı önünde buluşuyoruz.

Başka bir üniversite mümkün !

KARŞI SOKAK


Tersanede kriz bahanesi

Ekim 29, 2008
Turnusol - 29.10.08

İş kazalarıyla gündeme gelen Tuzla Tersaneler Bölgesi, şimdi de kriz gerekçesiyle hayata geçen hak gasplarıyla adından söz ettiriyor. Birçok işyerinde ücretler ödenmiyor, işçiler ücretsiz izne çıkartılıyor ya da işten atılıyor. Bununla da yetirmeyen patronlar, işçilerden yeni fedakarlıklar bekliyor. Üst üste gelen zamlar ise işçilerin sorunlarını daha da artırıyor.

350 kişinin çalıştığı Vikem Yatçılık’ta, kriz gerekçe gösterilerek 150 işçi işten çıkartıldı. Şahin Çelik Tersanesi’nde bulunan taşeron firma Leventler Makine patronları, işçilerin ücretlerini 2 aydır ödemiyor. Ücretlerin ne zaman ödeneceğine dair herhangi bir açıklama yapılmazken, krizi atlatana kadar işçilerden fedakarlık yapmaları istendi.

RMK Tersanesi’nde taşeron firma Yıldızeli Gemi’de yaklaşık 70 işçi çalışıyor. Patronun kriz nedeniyle sac alamadığı ve bu yüzden 20 işçiyi işten çıkarttığı bildirildi. Sala Tersanesi 2 taşçı firmanın toplu olarak işine son verdi. Pırlat Tersanesi’nde bazı taşeron firmalar, haziran zamlarını krizi gerekçe göstererek ödemeyeceklerini açıklayarak işçilerden fedakarlık göstermelerini istedi.

Tuzla Gemi Tersanesi, elindeki işleri bitirdiğini ve kiriz nedeniyle 5 tane gemi ihalesini durdurduğunu açıkladı.

Tuzla Tersanesi’nde aynı zamanda kadrolu işçilerin ücretlerinin belirlenen ücretin altında ödenmeye başladığı öğrenildi. İşçi ücretlerinin düşürülme sebebi de yine kiriz olarak gösterildi.

Gerekçe kriz

Vikem Yatçılık’ta 8 aydır çalışan Halis Kemal, uzun zamandır ücretlerinin düzenli ödenmediğini belirterek, patronların krizi gerekçe gösterip kendisiyle birlikte 150 kişiyi çıkarttığını söyledi. “Bugüne kadar hep patronlar kazandı. Şimdi de kriz var diyorlar ve bunun vebalini bize ödetiyorlar” diyen Kemal, Vikem Yatçılık’ta işçi çıkarmalarının önümüzdeki günlerde de devam edeceğini ifade etti.

Pırlat Tersanesi’nde iki gün önce kaynak spreyinin patlaması sonucu yüzü ve elleri yanan Kenan adlı işçi de her gün iş kazalarıyla karşı karşıya kaldıklarını ifade ediyor. Patronların ve hükümetin aldığı ciddi bir önlem olmadığını söyleyen Kenan, kriz bahanesiyle ücretlerin de gecikmeli ödendiğini ve zamları alamadıklarını aktarıyor. Aldıkları ücretlerle geçinmenin mümkün olmadığını dile belirten Kenan, “Patronlar krizi kesinlikle kullanacaklar. Bunun yükünü yine biz işçilere yükleyecekler. Ortada kiriz söylentileri yokken de aynı ekonomik sıkıntıları çekiyorduk. Zaten 2 yıldır zam almadan çalışıyorduk. Bunun gerekçesi şimdi de kiriz oldu” şeklinde konuştu.

Levent Makine’de patronun 2 aydır ücret yerine işçilere avans verdiğini aktaran Süleyman Şentürk, hükümetin rahat tutumunun patronların ekmeğine yağ sürdüğünü belirtiyor. Argon kaynakçısı olarak 4 yıldır aynı firmada çalışan Şentürk, patronların hep bir gerekçe bularak faturayı işçilere ödettiğini belirtiyor.