Berhem BALTAŞ
Gazze’ye yapılan son saldırılardan sonra gerek Türkiye’nin gerekse dünyanın bütün halklarında haklı bir tepki uyandı İsrail Hükümetine ve Olmert’ e karşı. Bu tepkiler esasen şimdi oluşan tepkiler değil elbette. On yıllarca süregelen bir işgale karşı birikmiş bir öfke idi bu. Başta Müslüman ülkeler olmak üzere, birçok ülkede protesto gösterileri gerçekleşti, insanlar Türkiye’de de olduğu gibi sokaklara çıkıp Filistin’e özgürlük sloganını haykırdılar, işgale karşı tepkilerini sokaklara döktüler. Bu bazı kesimlerce politik, bazılarınca ise tamamen insani bir tepkiydi; ancak her ne gerekçeyle olursa olsun her karışı kanla, haksız ve eşitsiz bir kavgayla edinilmiş İsrail topraklarına ve yöneticilerine gösterilen tepki haksız değildi. Bu işgalin tozlu sayfalarına baktığımızda İsrail’ deki yöneticilerin Filistinlilere bakışını görmek mümkün. Örneğin eski bakanlardan Rehavam Zeevi: “Araplar bittir. Arafat Hitler’dir.” diyordu. Bir diğer bakan Benjamin Eliezer: “11 Eylül’den sonra Cenin, Kabatyeh ve Tammun’da bütün dünyanın sessiz bakışları altında 14 Filistinli öldürdük.” diyordu. Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi eski başbakan Benjamin Netanyahu’ nun ki idi. Şöyle diyordu başbakan: “Bazen saman yığını içindeki iğneyi bulamazsınız ve saman yığınını yakıp yok etmek daha doğrudur.” Ve böylelikle Filistin işgalini, ölen sayısız insanı, masum insanların çektiği türlü acıları kendince haklı bir yere koyar. Bu sözleri sıradan bir İsrailli sarf etmiyor, bir başbakanın ağzından dökülüyor bu sözler…
Durum böyle olunca hiçbir kimsenin çıkıp da Filistin’deki direnişi eleştirme hakkı kalmıyor. Önce sorunların temeline inmek gerekiyor çünkü. İşgale uğramış bir ülkenin insanlarına, kendilerini savunmak adına yaptıkları herhangi bir eyleme karşı gelmeden önce, işgalcilere bir cevap vermek gerekiyor. Bu cevap gazete sayfalarında olur, TV ekranlarında olur, diplomatik ilişkilerde olur, sokaklarda olur fark etmez. Filistinli halk on yıllarca önce yaşadıkları gibi yaşamaya başlayana kadar işgalcilere yüklenmek gerekiyor. Eğer ki işgal biter ve Filistinliler ölüm korkusuyla yaşamamaya başlar, çektikleri acılardan özür dilenip maddi ve manevi(bu neredeyse imkansız ama yapılması şarttır)kayıpları iyileştirilir ve buna rağmen Filistinli direnişçiler bombalı eylemler yaparsa, Esasen hiç olmayan İsrail’e ve yüzyıllardır var olan İsraillilere karşı ölümcül hamleler yaparsa ancak o zaman eleştirebiliriz Filistinli direnişçileri. Yani şu an için ölen Filistinlinin de, İsraillinin de sorumlusu işgalci konumundaki İsrail ve yöneticileridir. Çocukları, eşi, kardeşleri, sevdikleri öldürülmüş olan bir Filistinlinin intikam duygularını eleştirmek hiç de objektif değildir…
Filistin’den PKK’ye gelindiğinde durumun farklılık göstermediğini düşünüyorum. Kürt halkı da yıllardan beri baskının ve sömürünün odağı oldu, gerek Türkiye’de gerek Suriye, Irak ve İran’ da türlü acılara, ölümlere ve haksızlıklara uğradılar. Yaşadıkları her ülkenin asimilasyon faaliyetlerine maruz kaldılar, toplarına ve tüfeklerine maruz kaldıkları gibi. Bugün Filistin’e dışarıdan bakıldığında herhangi bir insan evladı ne görüyorsa, Kürtlere baktığında da aynısını görüyordur şüphesiz. O yüzden hangi coğrafyada yaşadığı, hangi dile sahip olduğu fark etmeksizin bütün ulusların, bir ulus gibi yaşama haklarının var olduğunu unutmamak gerekir. Filistin’deki direnişe sahip çıkmak, bir tavırdır. İşgale karşı, sömürüye karşı, asimilasyon politikalarına karşı bir tavırdır. Dolayısıyla bu tavrı gösterenler bunu içselleştirmeli ve yaşadıkları coğrafyada olanlara da aynı haklı tepkiyi vermelidir. Haklarını elde etmiş olan her ulus, bu şansı henüz elde edememiş olan uluslara ilham ve cesaret verir. Dolayısıyla da ulusların, bir ulus olarak talep ettiklerine sahip çıkmak ve bu talepleri sokağa taşımak gerekir…




