Irkçılığa ve Milliyetçiliğe karşı Mücadele ve İşçi Sınıfı

Şubat 23, 2009

Berk Efe ALTINAL (Tüm Yazılar)

Geçtiğimiz haftalarda İngiltere’de bir grev yaşandı. Ekonomik krizin feci bir şekilde etkilediği ülkelerden biri olan İngiltere, tıpkı diğer batı ülkeleri gibi son dönemde işten çıkarmalar, ücretsiz izinler ve arka arkaya iflaslarla karşı karşıya kaldığından bu grev haberleri de sıradanlaşmaya başlamıştı; ancak bahsettiğim grevin özel bir karakteri vardı.

Bahsettiğim grev petrol çalışanlarının grevi. Diğer sektörlerde olduğu gibi burada da pek çok işten çıkarma yaşandı, bu sebeple de orada aktif olarak bulunan İngiliz sendikası iş bırakma eylemleri kararı aldı. Ancak grevin esas sloganı “Yabancılara değil, İngilizlere iş!” olarak belirlendi.

Oysa bölgede iş yapan işçi sınıfı partileri, ırkçılığa karşı, milliyetçiliğe karşı mücadele eden partilerden olsalardı, işçilere asıl düşmanlarının belki de kendilerinden çok daha kötü koşullarda, çok daha az hakla ve anavatanlarından uzakta çalışan bu gariban göçmen işçiler olmadığını, asıl düşmanın her iki tarafı da sömüren patronlar olduğunu söyleyecekler ve grevin sloganını “Krizin faturasını patronlar ödesin!” olarak değiştirmekte ısrar edeceklerdi. Böylece greve bu kötü koşullarda yaşayan göçmen işçiler de katılacak ve çok daha büyük bir eylem yapılacaktı, bu da kafası milliyetçi düşüncelerle karıştırılmış İngiliz işçilerin ezberlerini bozacaktı.

Milliyetçilik; işçi sınıfını, tıpkı yukarıdaki örnekte de açıkça görüldüğü gibi bölen, parçalayan, asıl hedefleri şaşırmasına sebep olan kirli bir burjuva ideolojisidir. Milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı mücadele -pek çok başka insanca sebebinin yanı sıra- bu sebepten gereklidir. Bilinir ki ekonomik kriz zamanları faşizmin yükseldiği zamanlardır. Şaşırtıcı olmasa gerek; ne de olsa birleşen işçilerin mücadelesi patronları devireceğine, işçilerin birbirlerine karşı mücadele vermesi burjuvazinin işine gelecektir.

Türkiye’de de buna benzer hedef şaşırtmalarını her geçen gün görüyoruz. Türk-İş içerisinde örgütlenmeye çalışan MHP gibi partiler, yahut Türk Solu gibi dergiler işçilere asıl düşmanlarının Kürtler, Ermeniler, Yunanistanlılar olduğunu söyleyeceklerdir, CHP gibi partiler ve Kemalistler asıl düşmanın şeriatçılar olduğunu söyleyecektir ya da TKP gibi partiler asıl düşmanın ABD emperyalizmi olduğunu salık verecekler, yurtseverlik söylemiyle milliyetçiliğin kılık değiştirmiş bir halini savunacaklardır.

Oysa biz biliyoruz ki asıl düşman bunların hiç birisi değil. Asıl düşman, millet, din, ırk, renk tanımadan bizi sömüren, işçi sınıfının yarattığı artı değer üzerine kendi krallığını kuran devasa küresel sermaye, diğer tüm anlatılanlarsa ya bunun sonuçları ya da bir hedef saptırma. Zaten bu zihniyetin temsilcisi bir sendikanın başındaki kişinin Ergenekon örgütünün para kaynaklarından olduğunu da gördük geçen günlerde.

Küresel sermayeye karşı küresel direnişimizi örmek içinse, hiç durmadan milliyetçiliğe, ırkçılığa, eşcinsellere, kadınlara, azınlıklara vs. yapılan ayrımcılığa ve tüm bu fikirlerin temsilcisi olan darbecilere karşı mücadele vermeliyiz. Sermayeyi yenecek olan, tek bir ülkenin yahut tek bir ulusun değil, tüm işçilerin ve ezilenlerin ortak mücadelesi olacak.


Filistin Halkı ve Kürt Halkı

Ocak 10, 2009

Berhem BALTAŞ

Gazze’ye yapılan son saldırılardan sonra gerek Türkiye’nin gerekse dünyanın bütün halklarında haklı bir tepki uyandı İsrail Hükümetine ve Olmert’ e karşı. Bu tepkiler esasen şimdi oluşan tepkiler değil elbette. On yıllarca süregelen bir işgale karşı birikmiş bir öfke idi bu. Başta Müslüman ülkeler olmak üzere, birçok ülkede protesto gösterileri gerçekleşti, insanlar Türkiye’de de olduğu gibi sokaklara çıkıp Filistin’e özgürlük sloganını haykırdılar, işgale karşı tepkilerini sokaklara döktüler. Bu bazı kesimlerce politik, bazılarınca ise tamamen insani bir tepkiydi; ancak her ne gerekçeyle olursa olsun her karışı kanla, haksız ve eşitsiz bir kavgayla edinilmiş İsrail topraklarına ve yöneticilerine gösterilen tepki haksız değildi. Bu işgalin tozlu sayfalarına baktığımızda İsrail’ deki yöneticilerin Filistinlilere bakışını görmek mümkün. Örneğin eski bakanlardan Rehavam Zeevi: “Araplar bittir. Arafat Hitler’dir.” diyordu. Bir diğer bakan Benjamin Eliezer: “11 Eylül’den sonra Cenin, Kabatyeh ve Tammun’da bütün dünyanın sessiz bakışları altında 14 Filistinli öldürdük.” diyordu. Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi eski başbakan Benjamin Netanyahu’ nun ki idi. Şöyle diyordu başbakan: “Bazen saman yığını içindeki iğneyi bulamazsınız ve saman yığınını yakıp yok etmek daha doğrudur.” Ve böylelikle Filistin işgalini, ölen sayısız insanı, masum insanların çektiği türlü acıları kendince haklı bir yere koyar. Bu sözleri sıradan bir İsrailli sarf etmiyor, bir başbakanın ağzından dökülüyor bu sözler…

Durum böyle olunca hiçbir kimsenin çıkıp da Filistin’deki direnişi eleştirme hakkı kalmıyor. Önce sorunların temeline inmek gerekiyor çünkü. İşgale uğramış bir ülkenin insanlarına, kendilerini savunmak adına yaptıkları herhangi bir eyleme karşı gelmeden önce, işgalcilere bir cevap vermek gerekiyor. Bu cevap gazete sayfalarında olur, TV ekranlarında olur, diplomatik ilişkilerde olur, sokaklarda olur fark etmez. Filistinli halk on yıllarca önce yaşadıkları gibi yaşamaya başlayana kadar işgalcilere yüklenmek gerekiyor. Eğer ki işgal biter ve Filistinliler ölüm korkusuyla yaşamamaya başlar, çektikleri acılardan özür dilenip maddi ve manevi(bu neredeyse imkansız ama yapılması şarttır)kayıpları iyileştirilir ve buna rağmen Filistinli direnişçiler bombalı eylemler yaparsa, Esasen hiç olmayan İsrail’e ve yüzyıllardır var olan İsraillilere karşı ölümcül hamleler yaparsa ancak o zaman eleştirebiliriz Filistinli direnişçileri. Yani şu an için ölen Filistinlinin de, İsraillinin de sorumlusu işgalci konumundaki İsrail ve yöneticileridir. Çocukları, eşi, kardeşleri, sevdikleri öldürülmüş olan bir Filistinlinin intikam duygularını eleştirmek hiç de objektif değildir…

Filistin’den PKK’ye gelindiğinde durumun farklılık göstermediğini düşünüyorum. Kürt halkı da yıllardan beri baskının ve sömürünün odağı oldu, gerek Türkiye’de gerek Suriye, Irak ve İran’ da türlü acılara, ölümlere ve haksızlıklara uğradılar. Yaşadıkları her ülkenin asimilasyon faaliyetlerine maruz kaldılar, toplarına ve tüfeklerine maruz kaldıkları gibi. Bugün Filistin’e dışarıdan bakıldığında herhangi bir insan evladı ne görüyorsa, Kürtlere baktığında da aynısını görüyordur şüphesiz. O yüzden hangi coğrafyada yaşadığı, hangi dile sahip olduğu fark etmeksizin bütün ulusların, bir ulus gibi yaşama haklarının var olduğunu unutmamak gerekir. Filistin’deki direnişe sahip çıkmak, bir tavırdır. İşgale karşı, sömürüye karşı, asimilasyon politikalarına karşı bir tavırdır. Dolayısıyla bu tavrı gösterenler bunu içselleştirmeli ve yaşadıkları coğrafyada olanlara da aynı haklı tepkiyi vermelidir. Haklarını elde etmiş olan her ulus, bu şansı henüz elde edememiş olan uluslara ilham ve cesaret verir. Dolayısıyla da ulusların, bir ulus olarak talep ettiklerine sahip çıkmak ve bu talepleri sokağa taşımak gerekir…


Türkiye Postmodernizmini ararken…

Aralık 11, 2008

Modernizmi kemalizmle yaşayan bu topraklar, yeni bir arayış içerisinde anlaşılan. Hükümet ve Ana Muhalefet partilerinde görülen politika ve söylem değişikliğini yerel seçimlerin yaklaşmasına bağlayan bakışı yüzeysel buluyorum. Ortada basit bir politika değişikliği değil, koskocaman bir paradigma değişikliği var. Hayır, Deniz Baykal’ın çarşaf açılımını basit bir oy peşinde koşmayla açıklayamayız, söylemini sertleştiren ve devletleştiren AK Parti’nin de yerel seçimlerden sonra “eski hali”ne dönecek olduğunu düşünemeyiz.

CHP asla yalnızca CHP değildir; CHP, devletin politik olarak durduğu yeri temsil etmiştir daima. Dolayısıyla, CHP’nin program ve tüzüğünü yenilemek üzere olduğu şu günlerde, CHP üzerinden, devletin duruşunu da anlamaya çalışmak için daha derin analizlere ihtiyacımız var.

Şimdi adım adım izlediğimizde, devletin liberal kesimlerin onlarca yıllık taleplerine olur verdiğini görüyoruz; örneğin TRT-Heşt açılımı gözardı edilemez bir mesele. Daha kaç sene önceydi Ahmet KAYA’yı linç ediyorlardı Kürtçe türkü söylemek istediğini ifade ettiği için. Öyle ki bu değerli sanatçımız ülkeyi terk edip gitti. GÜL’ün Ermenistan ziyaretinden tutun da, 2010 yılı başkenti reklamında karşımıza çıkan berber Krikor’a kadar azınlık meselelerinde alınan mesafe yüreğimizi ısıyor. Başörtüsünün devlet zihniyetinde bir öcü gibi algılandığı 2007 yazının ardından devletin siyasi temsilcisi CHP’den tek parti dönemine eleştiriler geldi. Hatta MHP lideri BAHÇELİ, CHP’yi Ilımlı İslam’ın sol kanadı olmakla suçladı.

Tüm bunlar, devletin soğuk, ciddi, suratı asık tavrından vazgeçtiğini gösteriyor olabilir mi? Yani artık daha demokratik bir devlette mi yaşayacağız? Açıkçası sanmıyorum…

Geçen sene yapılan Cumhuriyet Mitinglerinden bir sahne…

Adım adım gittiğimize göre önce Kürt sorunu açısından ele alalım. Kürt sorununu çözme gayretinde olduğunu düşünelim devletin. Bunun için yapmakta olduğu da sermaye çevrelerinin -yani liberal-demokratların taleplerine cevap vermek. Dolayısıyla bazı hak talepleri kabul görüyor, Kürtçe yayın yapan bir devlet televizyonu, Kürt Dili ve Edebiyatı kürsülerinin açılması, bölgeye yöneltilen yatırım teşvikleri gibi, gibi.

Tüm bu plan programın içerisinde Kürt halkı nerede diye baktığımızda ise gördüğümüz tablo yukarıda çizilen iyimserliği ortadan kaldırıyor. Çünkü Kürt halkının destek verdiği siyasi parti kapatılmak üzere. Hatta bu partiye yakın ve halkça benimsenmiş isimler tutuklanıp Örgüt Üyeliği ile suçlanıyorlar. Kürt Siyasi Hareketinin bir de silahlı kanadı var. Bu kanat siyasi bağımsızlık taleplerinden vazgeçmiş, demokratik özerklikle ilgili talepler geliştiriyor. Ancak devlet her türlü diyaloğu reddedip ABD destekli operasyonları tercih ediyor. Kürt halkının mitleştirdiği bir lideri var örgütün. Bu görmezden geliniyor. Ayrıca halk sokağa çıkar çıkmaz müdahalelerde bulunuluyor. Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır ve Güneydoğu gezisinin sonuçlarını hep beraber izledik. Bu “çözümleri” halk desteklemiyor. Çünkü bu sözüm ona barışçıl çözümlerin içerisinde Kürtler yok. Kürt sorunu Kürtlersiz çözülüyor!

Bu çözümün Kürtlerin değil, sermayenin istediği çözüm olduğu da ortada. Çünkü savaş herkes için pahalıya patlamaya başladı artık. Hem silahlı hem de siyasi savaşımı sönümlendirecek bir takım siyasi açılımlar aranıyor, ancak bunlar asimilasyon ve imha politikalarının yüzüne makyaj sürme doğrultusunda oldukça, hiç kimseye barış getirecekmiş gibi gözükmüyor. Kürt halkının barış söylemini bu şekilde görmezden gelenler, kendi istikrarlarından başka bir şey de düşünmüyor aslında.

DSP’li kadınların düzenledikleri bir eylemden…

Gelelim başörtüsü meselesine… Baykal’ın kendisini Ilımlı İslam’ın sol kanadının temsilcisi olmakla suçlayan Bahçeli’ye yanıtı “yaşam alanında örtünen insanların kılık kıyafetlerine saygı gösterilmesi, bu insanlardan bazılarının laik cumhuriyete inanan siyasi partilerde yer alması insan hak ve özgürlükleriyle laik cumhuriyete inanan herkesi mutlu etmelidir.” olmuş. Buradan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz?

Geçen yıl CHP kongresi döneminde Baykal’ın fotoğrafıyla yayınlanan dev afişlerde yazan “Din de bizimdir” yazısını sert bir dille eleştirmiştim. Şimdi, buradaki zihniyet üzerinden gidersek, sorunun insanların dini inançları olması, dini simgeler taşıması olmadığını düşünebiliriz. Ancak sorun, başörtüsü takan insanların örgütlenmesi, yahut örgütlerin bizzat kurucularının dini duyarlılıklara sahip insanlar olması. Bu hususta Baykal hâlâ Mazlum-Der’i, AK Parti’yi, Saadet Partisi’ni vs. tehlikeli olarak görüyor. Ancak kontrol, yönetim kendi ellerinde oldukça başörtülülerin, hatta çarşaflıların dahi parti üyesi olmasını kabul edebiliyor.

Yani CHP’nin yeni laiklik anlayışı Müslümanların siyasette bulunmasına karşı değil ancak Müslümanları temsil eden siyasi bir öznenin varlığına katlanamıyor. Yani bir kez daha Kürt sorununda geldiğimiz noktanın aynısıyla karşılaşıyoruz. Müslümanları dışlamıyor, ancak onlara temsil hakkı da vermiyor. “Benim kurallarımla oynadığınız sürece…” diyor CHP “…varolmanıza katlanacağım.”

Devletin bu yeni makyajlı yüzünün diğer alanlarda da benzer tepkiler vereceğini tahmin edebiliriz. Devlet bugün de yaşıyor olsa Hrant Dink gibi birisinin varlığına katlanamayacaktı. Çünkü Savunma bakanı geçmişteki etnik temizlikleri överken berber Krikor açılımıyla onu kandıramayacaklarını biliyorlar. Ya da devlet hâlâ Lambda İstanbul’un varlığına katlanamıyor gibi gibi. Çünkü eşcinseller örgütlenirse, demokratlıklarının durduğu yer yüzlerine vurulur, farkındalar.

Bu yeni paradigma, artık etkisini iyice kaybeden ve çözülen baskıcı, asimile etmeye yönelik politikaların kaynağı ulus devleti ayakta tutmak için kurulmuş bir ilizyon bence. Değişen bir kabuk bile yok, yalnızca makyajlanan bir yüz var. O yüzün arkasındaysa pek değişmemiş bir zihniyet.

Bu çaba bana yıkılmaya yüz tutan modernizmi ayakta tutmak için ortaya çıkarılan post-modernizmi hatırlatıyor. Dedim ya yazının başında, bu ülkenin modernizmi kemalizmdir. Türkiye kendi postmodernizmini arıyor…


Darbe, Ergenekon ve Sol

Kasım 16, 2008

Berhem BALTAŞ

Türkiye’de pek uzak olmayan bir zamandan bu yana, Ergenekon tartışması yapılıyor. Bu tartışma beraberinde darbeleri, darbecileri ve Ergenekon’dan önceki Susurluk ve Şemdinli gibi davaları getiriyor ve Gladio’yu hatırlatıyor. Üst üste davalar açılıyor, generaller, gazeteciler, parti başkanları, mafya ve benzeri yasadışı örgütler yargılanıyor, iddianameler yazılıyor, suçlar ve suçlular bilgi ve belgelerle ortaya dökülüyor. Her atılan adım bir sonrasını ve daha sonrasını getiriyor. Yani kısacası bir temizlenmeye, arınmaya doğru yol alınıyor. Bu yol ne kadar sürer, ne kadar istikrarlı davranılır bilinmez. Bu konuda bir kanıya varmak da gerekmez aslında. Gerekli olan ve biz solcular için önemli olan, atılan bu adımın, girilen bu yolun ne kadar arkasında durulduğu, ne kadar sahiplenildiğidir.

Aslında bu dava televizyon ekranlarında gördüğümüzden, gazete ve dergilerde okuduğumuzdan çok daha büyük öneme sahiptir. Çünkü bu dava ile bizler göreceğiz ki, üniformalarıyla, apoletleriyle yıllardır kara bulutlar gibi üzerimize çöken karanlıklarla savaşabiliyoruz. Göreceğiz ki; sadece mevcut Cumhuriyet rejimi için tehdit arz edenler değil, ırkçı, milliyetçi partiler, parti başkanları, gazete ve gazeteciler de yargılanabiliyor. İşte bu yüzden önemlidir bu dava. Bu güne kadar hep egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden davalar görülürdü. Kürtlerin partilerinin kapatılması davaları, solcularının hapislerinin ve idamlarının davaları, aydınların sürülmelerinin davaları…

Ergenekon davası; solun, emekçi yığınların ve bu iki değerin arakasında duran aydınların davasıdır. Kısacası bizim davamızdır. O yüzden bunu iyi kullanmalı, Musa Anter’lerin, Hrant Dink’lerin, Malatya’da katledilen Hristiyanların, Madımak’ta diri diri yakılan aydınların, Susurlukların, Şemdinlilerin ve daha nicelerinin hesabını sormalı, bu işi yaparken de Zekeriya Öz’e olan desteğimizi sıklıkla ifade etmeliyiz. Ergenekon soruşturması aralanmış kapı gibi; eğer soldan bir rüzgar eserse, bu kapı daha da aralanır, bütün pislikler ortaya saçılır, yok eğer rüzgar 85 yıllık gelenekten eserse o zaman bu kapı bir daha açılmamacasına kapanır. Ve bizler unutmamalıyız ki, biz; bir veya birkaç soruna karşı mücadele etmiyoruz, Cumhuriyet zeminin bekası için insan canını hiçe sayan bir zihinsel sürece muhalefet ediyor, bir geleneği karşımıza alıyoruz. Ergenekon davası, bu geleneği şu ana kadar en istikrarlı biçimde yargılayan davadır. Yitirdiğimiz aydınların, solcuların ve emekçi yığınlarının hesabını sormak için, bu kapıyı sonuna değin zorlamalı, darbecilerden hesap sormalıyız…


Ayrımcılık: Ötekini yok etmek için son çare…

Kasım 8, 2008

Berk Efe ALTINAL

TBMM’den zorla uzaklaştırılan iki kadın milletvekilini hatırlayın. Birisi Leyla Zana, meclise girdiğinde yeminini Kürtçe etmek istedi, bu birilerine göre “Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğüne” karşı bir saldırıydı. En kısa zamanda meclisten çıkartıldı. Diğeriyse Merve Kavakçı, meclise günlük hayatta taktığı başörtüsü ile girmek istedi, mecliste bulunan “sosyal demokrat” bir partinin vekillerince protesto edildi ve yeminini dahi etmesine izin verilmeden uzaklaştırıldı, hatta vatandaşlıktan çıkartıldı.

Türkiye’de, -modern ulus devletlerde olması gerektiği gibi- farklılıklara yönelik temel tavır öncelikle varlıklarını reddetme ve asimile etme, eğer buna karşı ses çıkarmalar ve örgütlenmeler olursa bunları engellemek ve susturmaktır.. Bunun da başarılamadığı noktada yapılan, en azından farklı olanı “merkez”den (yani iktidar alanından) uzak tutmak amacıyla kamusal alan kavramını ortaya atmak ve farklılığa karşı açık ve net bir ayrımcılığı devreye sokmak oluyor.

Bunun eşcinsel olmakla, Kürt olmakla, Hıristiyan olmakla, başörtüsü takmakla vs. çok da fazla bir bağlantısı yok. Bu ayrımcılık, modern ulus devletin uyguladığı, tek tipleştirme ve tek tip insan modellerinden oluşan toplum projesinin bir ürünüdür.

Farklı olabilirsiniz, ancak modernizm kendisinden izin belgesi almış olan ya da kendi nüfusuna kaydedilmiş “ötekiler” söz konusu olunca hoşgörülü olabiliyor. Örneğin; eşcinsel biri yazar, şair, balerin olabilir ama yönetici olduğunda bu rahatsızlık vericidir, en azından kimliğini gizlemesi istenir. Ya da kocasından dayak yiyen veya temizlikçilik, gündelikçilik yapan başörtülü bir kadın normal karşılanırken; üniversite okumak isteyen, kocasıyla Çankaya köşküne çıkmak isteyen, darbelere karşı yürüyüş yapmak isteyen kadınlara şüphe ile yaklaşılması ve onlardan “en azından kamusal alandayken” başörtülerini çıkarmalarının istenmesi gibi.

Lambdaİstanbul davasının sonucunda, derneğin kapatılmasına karar verildiğine göre, devlet henüz eşcinselliği reddetme noktasında, eşcinselliği “Türk aile yapısına aykırı” buluyor yani “Türkiye’de eşcinsellik söz konusu değildir” diyor. Devlet Kürt halkının varlığını da aynı şekilde reddetti çok uzun bir dönem. “Kürt yoktur Dağ Türk’ü vardır” anlayışı uzun yıllar devletin resmi mottosu oldu. Günümüzde zorlu mücadeleler ve örgütlenmelerle Kürt halkının varlığı kabul edilse de, hak ve özgürlükler konusunda hala engelleme ve susturmaya çalışma aşamasında. Kürtçe’nin bir dil olarak kabul görmesi, okullarda okutulması vs. hala yasaklı.

“Kamusal alana” girmek içinse “mükemmel bir insan” olmanız gerekiyor. Başörtüsü takamazsınız, ancak giyiminiz “ahlakî standartların dışına” da çıkmamalıdır; ayrıca Müslüman olmak zorundasınız (ki büyük ihtimalle doğuştan otomatikman öylesiniz); T.C. vatandaşı olduğunuzdan otomatikman Türksünüz, en kötü ihtimal “Kürt asıllı Türk”, “Ermeni asıllı Türk” vs. olabilirsiniz ama Türksünüz; eşcinsellik kabul edilemez, herhangi bir cinsellik kabul edilemez, tüm cinsiyet özelliklerini portmantoda bırakıp aseksüel bir varlık gibi davranmalısınız (hele ki kadınsanız)…

Tüm bu engelleri aşıp da bir şekilde meclise yahut üniversiteye girerseniz, artık modern ulus devlet haddinizi aştığınızı bildirmek üzere bir adım öne çıkacak ve artık gizli asimilasyon uygulamalarını, güleryüzlü tavrını kenara atacak, son çare olarak ayrımcılığı uygulayacaktır. Yani sizi yaka paça dışarı atmaktan çekinmeyecektir.

Üstelik bu haksızlığa karşı kitleler sessiz kalacaktır. Çünkü radikal farklılıkların bir tehlike oluşturduğu konusunda kitleler ikna edilir. Yani ötekine uygulanan zulüm ve baskı, ötekinin “biz”e vereceği zarar, yani “korku” kullanılarak meşru hale getirilir.

Sonuçta İran olma korkusu ile başörtülü insanların eğitim hakkını ellerinden alınmasına veya eğitim haklarını inanç ve kimliklerine ihanet ettiklerinde verilmesine ses çıkarılmaz; bölünme korkusu ile Kürtlerin yok sayılmasına, onlara varolmadıklarının söylenmesine, hatta devlet kontrolünde bile olsa Kürtçe bir kanala izin verilmemesine karşı durulmaz; kapkaça uğramak korkusu ile Dolapdere’nin, Tarlabaşı’nın yok edilerek uluslararası kapitalizme peşkeş çekilecek arazilere çevrilmesine, orada yüzyıllardır yaşayan insanların sürülmesine göz yumulur vs. vs. Bu korku iklimi kitlesel katliamlara, soykırımlara göz yummaya dahi itebilir -ki 11 Eylül sonrası ABD’sinin dünyada yarattığı terör ortamına batı uluslarının bu kadar kolay göz yummasının altında da aynı durum söz konusudur.

“Öteki” olana karşı modern ulus devletin tutumunun bir olduğunun fark edilmesi, ötekileştirilmiş, farklılıklarını yaşaması, ifade etmesi engellenmiş olanların birbirlerine destek vermesini mümkün kılacak. Hepimizin özgür olduğu bir dünyanın kurulması ise, öncelikle demokrasinin radikal biçimde savunulması ve haklarımız için örgütlenmemizle mümkün olacak.

Sorun aynı sorunsa, niçin mücadeleyi hep beraber vermeyelim?